birruh

bazen birbirine ait ve hatta bir olan ruhlar sadece bir araya gelemiyorlar bu dünyada. belki başka şekillerde hep beraberler, her gece ayrılığın acısı bedenini yiyor ve içten içe tüketiyor, ama olan sadece beraber olmamaları. yanında belki başka biri, o kadar yabancı ama sözüm ona eş. görüneni o, bilineni o, toplumsalı o. aşk, sevgi, çocuk, ölüm tabular…

hulusi uzunoğlu, hulusi uzunoglu

Advertisements

kanımda aşk akıyor

Güneş kalbimi aşkla dolduruyor. Bazen kendi kendime aşık oluyorum ben. Başı, sonu yok. Aşırı bir coşkunluk hali. Sisli bir hava gibi ama alabildiğine aydınlık. Gözümü alıyor. Kalbimi açıp kanımın gürül gürül hayata akmasını istiyorum. Ne nefesim, ne enerjim, ne kanım, ne organlarım sığmıyor içime. Koşmak istiyorum, yetmeyeceğini bilsem de. Bağırmak istiyorum, sesim bedenimi açıp akıtırsa diye boşluğa… Çok sevgiyle, aşkla, coşkuyla…

“Ben hayatı seviyorum, aşkı, umudu… ödülsüz olsalar da”
– Camille Claudel

çarpılmak

Güneş çok hızlı bir şekilde yüzünü gösterince çarpılmış gibi oluyorum. (having a crush). ruhum genişliyor ve aklımı da içine alıp sadece düşsel olarak düşünme haline geçiyor ve bedenim de sanki uçuyor. Aşık olmak gibi, hah! Çalışılacak zamanda!

Bir de geniş geniş yolda yürürken illa ki o birinin gelip çarpması var. Kolum acıyor!

kafamdaki deli konular

Sanıyorum ki burada bir son yok. Şu günlerde hayatta son gibi şeylerin aslında neleri başlattığını görmek gibi.

Oskar ödüllerinin sonundaki karışıklığı izledim. La La Land vs Moonlight. Beyaz ve siyah iki dünya bir anda yer değiştirdi. Kafamda deli sorular. ben siyah da değilim, Academy ile alakam yok, Amerika’da da değilim ama kendimi bildim bileli azlığın değerini, farklılığın zenginliğini savundum. Kendi meselem olmasa da haklının yanında, haksızın karşısında kendimden çok başkalarını savunurken buldum kendimi. Bazen dışardan saçma görünse de ben böyleyim, yapamıyorum. Kendimi sömürtsem de göz göre göre yanımdakine dokunulmasına izin veremiyorum.

Bunlar ve daha fazlası kafamda dönerken şunu fark ediyorum. Aslında bir taraftan hep bir azınlıktım hayatımda. Taa ortaokuldayken bir derste herkes bir soruyu aynı yanlış cevabı vererek doğruluğunu savunurken ben soruyu doğru yapan tek kişiydim ve hoca demişti ki “her zaman herkesin bildiği doğru değildir, inanıyorsan tek kişiysen bile o doğruyu savun.” O günlere dair tek çok net aklımda kalan anı budur, diğerleri geçmiş gitmiş.

Hep başka bir dünyanın hayalini kurardım. Romantik görünürdü herkese ama aslında ayaklarım hep yere basardı. İçinde bulunduğum dünyalarda hep paralel bir evrende yaşadığımı söylediler. Bazıları sağ olsunlar beni destekleyenlerin hoşuna giderdi bu, bazıları da beni değiştirmek için ellerinden geleni ardlarına koymadılar. İyi yaptığım işleri kötü, kötü yaptığım şeyleri gelecek, hırsımdan ağlamamı duygusallık sanıp (ki duygusal olmak suç değil, kötü değil, kime ne) kendi çerçevelerinde beni suçladılar. Bulunduğum her yere ait olmakla beraber (her zaman doğru zamanda doğru yerdeydim) hiç bir zaman hiç bir yere de ait olmadım.

Yakın zamanda öğrendiğim bir konsept de “çoğulculuk”. Çoğunlukçuluk değil, çoğulculuk. Herkesin yaptığı bir alanı herkesle yaşamak. Herkesin konuştuğu ve DİNLEDİĞİ! bir alanı beraber yapmak.

Rengim, inancım, geçmişim ya da geleceğim benim tercihim olmayan hiç bir şey beni azınlık yapmıyor olabilir ama ben hep görünmeyen azınlık oldum. Açıkçası kendini çoğunluk olan tanımlayanların da günlük hayatlarının bir parçası olmayan politikalara alet edilip nefretlenmesini de istemiyorum ve desteklemiyorum. Neyse bana dönünce fikirsel olarak, yaptığım işler, gösterdiğim tepkilerle hep farklı oldum. Herkesten değil, bazılarımızdan. Bazılarımız var ki ev gibiler bana.

Yine yakın zamanda bir oyunun felsefesinde şunu duydum. “Alana tamamen sahip olmayı değil alanı paylaşmayı” yaşamak. Yapabilirsek.

Şu da aklıma geldi. Kadınların doğumu aslında yatarak değil oturarak daha doğal ve kolay ama doktor için kadının yatması daha kolay. Bu masayı icat edenin bakış açısı aslında ne kadar da hayatı gösteriyor. Etkilenen değil etkileyenin ortaya koyduğu.

Şundan da bahsetmiyorum. Liderler olacak hayatta, onların da rolü o. Birini lider kabul etmek onu illa ki kendinden üst bir noktaya koymak anlamına gelmiyor. O nasıl senden öğrenecekse sen de ondan öğreneceksin. Bazılarımız kafasıyla değer yaratacak, bazılarımız bedeniyle, bazılarımız ruhuyla ve hepimiz varlığımızla.

Nasıl dönüşür, nasıl olur bilmiyorum. “Dünyayı değiştirmek” ifadesinin algısını belki değiştirerek. Dünyayı kendimizden öncekileri değiştirmeye çalışarak değiştiremeyeceğiz. Etrafımızı gençlerle çocuklarla çevirerek, onlardan öğrenirken onlara örnek olarak değiştirebileceğiz. Bana gelen bu. Fikri gelmeye başladıkça gençler de gelmeye başladı. Çok değerliler benim için. Ben fikrime, sanatıma kafa yorarken başkası da elindeki işini en iyi nasıl yapabileceğine kafa yorunca değiştirebileceğiz. A o ne güzel hayallerinin peşinden koşarken kendi hayalinin orda olmak olduğunu kabul edince değiştirebileceğiz. (Pazarlamacı olmak benim hayalimdi ve bundan hiç pişman olmadım). Ben bu işten nasıl para kazanılıyoru çözmeye çalışırken sen de işinden ruhunu nasıl besleyeceğini çözeceksin. Belki buralarda kesişeceğiz. Yine beraber öğreneceğiz. Ve yine hiç birimiz birbirimizden üstte ya da altta değil, önünde, arkasında, sağında, solunda sobe olacağız.

Hadi bakalım, yeni bir geçiş, yeni bir başlangıç daha ;)

Words

3.11.16 – Monty Python and The Holy Grail, Social Introvert, passionate romantic

27.10.16 – Üstün zeka; güvenilir; Gorgeous Sunshine!; Leadership

24.10.16 – LadyDevil; Venus; Mind Control; Clairvoyant; Queen; Verbal–Linguistic; The Siren

23.10.16 – Neşeli, enerji dolu, dinamizm, merak, sadık sevgili, eidetic memory, carefree, luxury treehouse, sparkly princess dress; İştar

21.10.16 – Mercedes; Zeki; Analitik; Oxford; Papatya

17.10.16 – Feet; Torrential Rain; Water; Kadın; Milano; estetik; Michel Foucault

12.10.16 – Berlin

08.10.16 – Passionate; Realist; The Dreamer Princess; 60% psychopath!

05.10.16 – Anne; Perceptive Introvert; Generous + Big-Hearted/Rebellious + Introverted; Bedroom; You enjoy every minute of life!; delicate; angular; smart; mysterious; Fantastic: Imagination; Harmony; Tranquility; Non Conformity; Incandescent;  Magical; Hardworking; Freedom; Illustrious; Metamorphosis; Warrior

27.09.16 – Adorable; Alcopop; One of a kind; Sincere; Promotin; Old Crush Confession; World News; 111; Bond of Respect; New Era;

25.09.16 – Stefan; Dodurga; Simarik Emoji; Parali Keci

23.09.16 – The Maker; Pure Happiness; The Scar; Havana, The Star; The Lovers

20.09.16 – Sensitive & Introverted; Definitely not a square; The Great Gatsby; Straight; Generous; The Achiever

19.09.16 – Pluviophile

17.09.16 – Shades of Blue; Argentina; Conscientiousness; Barcelona; Extrovert; Legacy; The Firecracker; King; Purple

16.09.16 – Aquamarine

Sanatçı – Böyle – Bir yaratık gibi

Sevgilim benden sanatçı olduğum için ayrıldı.

Beni, duygularımı yaşadığım, gerçek olduğum, kendimi ifade ettiğim ve tercihlerim üzerine adım atabilecek kadar cesur olduğum için sevdi.

Ve onunla olabilmem için bunlardan vazgeçmemi istedi. Korktuğunu söyledi.

Bana ailemin benim böyle olmamı ne zaman kabul ettiğini sordu. “Böyle?” bir yaratık gibi.

Bu canımı acıtan ilk sözü değildi ama sondu evet.

Kendini ifade edemeyen çoğul gibi incitici ifadelerine alışmıştım artık ama bu canımı acıttığı gerçeğini değiştirmedi.

Son bir dans ettik, kırık dökük hareketlerle, pozlarda. Beceremedik. Ben ağladım. O gitti.

 

Dinlerken…

“Susheela Raman  – What Silence Said”

Susheela_Ramen