kadın

Bazen gerçekten sinirleniyorum. Hele şu son zamanlarda günlük hayatımızın en orta yerinde kadınların yaşadıklarını kesinlikle hazmedemiyorum.

Taciz, baş örtüsü, cinayetler, şimdi de hamile kadınların sokakta gezmesi… Kelimeleri düşündükçe zaten kadın-erkek fark etmez tüylerim ürperiyor. Bu kelimeler artık gerçekten şuursuzlukla yapılan eylemler, gerçekten bu konuda yapılan tüm insani yorumlara katılıyorum, tekrar etmeyeceğim.

Etrafımdaki kadınların yaşadığı, daha yanıbaşımda gördüğüm ve inanamadığım aslında bu sonuçlara nasıl gittiğimizi anlatan çok günlük bir kaç olayı paylaşacağım. Daha bu noktalarda bile kadını nasıl saymadığımızı gözümle görmek çok canımı acıtıyor.

– Evin mutfağı yenilenecek. Dolaplar, fayanslar, camlar seçiliyor. Eşler, çocuklar beraber gidiliyor ama son kararı erkek veriyor. Hatta sadece o verse, dolabı yapan da zaten kadını dinlemiyor, zaten afasına göre yapacak da evin erkeği deyince bir kulak uzatıyor. Neden? O mutfakta erkek mi yemek yapıyor, iş yapıyor, yeri geliyor misafirini ağırlıyor, yeri geliyor herkes oturma odasında koltukta keyifle tv izlerken mutfakta sandalye tepesine tünüyor?

– Kadın, kendi evini satacak. Evdeki kiracıyla konuşmaya gidiyor. Potansiyel alıcılara evi göstermek için konuşacak. Kiracının kadınların başındaki erkeği sorması, sanki ayıp bir şey yapıyorlarmış gibi onları hor görmesi nedendir? Sana ne be adam, kendi evi değil mi?

– Evdeki arabayı erkek kullanıp istediği yere istediği zaman giderken, kadın işe gideceği zaman neden benzin parası hesaplanmaya başlıyor? Arabanın taksidi ödensin diye kadın da çalışıyor ama kullanmak erkeğin hakkı.

Yanımızdaki kadını neden seviyoruz, sevgili erkekler? Şöyle bir yanımızda güzel dursun diyoruz, yanımızda bir kadın olunca kendimizi daha bir erkek hissediyoruz. O zaman kadın zaten varoluşuyla bir saygıyı hak etmiyor mu? Hadi buna ayrımcılık deriz, vazgeçiyorum, hepimiz saygıyı zaten varoluşumuzla hak ediyoruz. Şöyle diyelim; kadının emeği olan, onun hayatının parçası olan yerlerde, zamanlarda neden adın konuşamıyor da konuşma hakkını kendimizde buluyoruz? Neden giysimizi kadın seçince daha güzel olacağından eminken başka bir kararda onun fikrini almıyoruz?

Bu sonra çocuğun doğumuna, okuluna, gidilecek tatile ya da gidilmeyişine kadar gidiyor. Sonra bir bakmışsın ömür bitmiş, ne kadın istediği gibi yaşamış, ne de erkek. Erkek de diyorum çünkü bu kararlar sorumluluk da getiriyor, o da onun yüküyle erimiş gitmiş. Eee, boşuna yaşadık bitti.

Bu kadar basit, hayatta insan kırmaya değmeyecek konularda kadınımıza o değeri veremiyoruz. Biz daha bunu yapamazken o büyük konuları konuşmaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

(Bana da bu umutsuz, iç karartıcı yazıyı yazdırdınız ya, bravo!)

Advertisements

Umut’un giderken bende bıraktığı umutla

Bugün Umut için bir veda yapılıyor, onun yaşadığı gibi, sevdiği gibi, danslı, müzikli, neşeli…

Umut Sürel, sanatçı, dansçı. Ölümüyle beraber tanıdım kendisini. Bir anda takip ettiğim, tanıdığım tüm sanat ve dans gruplarında Umut’un ölümü en güncel konu oldu, herkes çok üzgün. Merak ettim, bu kadar çok sevilen insanı, bazı atölyelerinin, şovlarının videolarını izledim. Bir şekilde Facebook’taki sayfasında buldum kendimi, duvarında yazılanları okudum, fotoğraflarına baktım. Herkes onu ne kadar sevdiğini söylüyor, hala onunla konuşuyoruz, ne kadar güzel. Demek ki dedim, öyle güzel bir insanmış ki hala herkes onun için mutlu, herkes onun gibi bakıp Umut için kendi isteyeceği dilekleri iletmiş.

Sayfaya hala yazmaya devam ediyorlar ama bu sefer Umut, cevap veremeyecek. Çok acayip geliyor bu fikir bana, sanki hala aramızda gibi ama bir taraftan yok gibi, algım çok karışık şu anda.

Tüm bunlar tabi ki beni yine n’olur bunları yaşarken de yaşayalım fikrime götürdü. Yaşarken de etrafımızın, birbirimizin farkında olalım. Birbirimizi severken bunu hep aklımızda tutarak kızalım, öfkelenelim, küselim, tartışalım. Esasen demek istediğim, bunlar hep o anda kalsın ve bitsin, bu duygularımızı kişiselleştirmeden olayla sınırlayıp bitirebilelim. Sevgimizi gösterebilelim. Niye sevmekten utanıyoruz ki? Sevelim, söyleyelim… Vaktimiz çok az değil mi tam tersi için? Tabi ki her zaman görüşemeyeceğiz, beraber gülüp eğlenemeyeceğiz, illa ki beraber olmak zorunda değiliz ama bilelim ki bir yerlerde bizi seven bizim sevdiğimiz insanlar var.

Bir gün gittiklerinde keşke onunla şunu da yapsaydık, bunu yapmasaydık demek yerine Umut’la ne kadar da güzel vakit geçirirdik, ne güzel insandı, iyi ki hayatımda oldu diyebilelim…Özetle derdim bu.

şimdi daha “iyi” duyuyorum

Daha iyi mi kötü mü bilmiyorum da biraz daha sesli duyuyorum diyelim. Ama bir ses var anlamadım ne olduğunu. Kulağımdaki makinenin cızırtısı gibi ama değil, hastanenin uğultusu mu, dışarıda da devam ediyor ama. Ayakkabılarımın tokası şıkırdıyor, o da değil. Arkamdaki adamın elindeki torba değil. Öndekinin anahtarları da değil. Yürüyen merdivene yaklaşıyorum, o mu acabaya, yok değil. Bir uğultu, cızırtı gibi, bir poşetinin hışırtısı gibi. Herkes sanki bağırıyor, klavyelerine vuruyorlar sanki, her harfe ayrı ayrı güçle basarak, hepsi biribirine girmiş ama bu ses de onları bastımaya çalışıyor gibi. Heryer çok gürültülü geliyor şimdi bana. Bu ses daha alçak ama herşeyden çok onu duyuyorum. Sanki müzik çalar açık kalmış, kulaklığından müziğin sesi geliyor ama hangi şarkı olduğu anlaşılmıyor.

O zaman duymazken daha mı iyiydi? Hayır, duymak, algılamak istiyorum, renkler gibi sesleri ayrı ayrı görmek istiyorum. Normal insanlar böyle mi duyuyor Funda?

“Just give me a reason”u açıyorum, kulaklıklarımı takıyorum, şimdi daha güzel ;)