ağrıya sızıya çözüm sadece iki kelime ;)

Belki de on yıldan daha uzun zaman olmuştu böyle bir ağrı hissetmeyeli. Aslında zaman zaman özellikle yoga yaparken boynuma dokunduğumda fark ettim boynum olduğunu. Nasıl da unutmuşum ve ne de güzelmiş aslında. Oradan bir şey geleceği belliydi ama neydi acaba derken bir gün durup dururken boynumdan başlayan ensemden geçip başıma gelen ve buradan alnıma kadar akan ve uzayan bir ağrı. O da yetmedi mideme kadar gitti ve gece hastanede bitti.

Tek gecelik bir şey sanmıştım ama nerdee peşimi bırakmadı bir türlü. Ağrı kesiciler tabi ki ağrıyı dindirmiyor bir süreliğine erteliyordu yüzleşmem gerken meseleyi.

Dün bir arkadaşıma ki o ilk gün bana bolca zaman ayırmıştı o güzel enerjisiyle başıma dokunup ağrımı dindirmek için gece en son hastaneye gitmek zorunda kaldığımızı söylediğimde bir fırsatı kaçırdığımı söyledi. Yaaa, nasıl yaniiii!

Neyse ki ağrı peşimi bırakmıyordu ya ben sanayım baş üstü duruştan sen san gelecek kaygısından, dans ediyoruz, eğleniyoruz yok bana mısın demiyor, hala orada. O zaman dedim ki bu sefer bu fırsatı kaçırmayacağım. Hiç ağrı kesici almadım. Meditasyon yaparken de yoga yaparken de yolda yürürken ya da vapurda etrafı izlerken de dedim ki “Bu ağrıyla gelen her şeyi kabul ediyorum.”, “Başımla boynumla gelen, orada olan herşeyi kabul ediyorum.”

Ve evet, ağrının yavaş yavaş nasıl azaldığını ve nasıl uzaklaştığını an be an hissettim. Ağrı gitti, zihnim rahatladı ve mutluyum şimdi (=ruh dinginliği=denge). Neyi kabul ettiğimi bilmeden, kabul ettiğimde gelen rahatlama ile buldum şimdi sebebini ve hazırım onu karşılamaya. Tüm kalbimle, ruhumla…

Bazen bilsek de birinin bize tekrar söylemesi ne kadar etkili olabiliyor ve ne kadar şanslıyım ki o kişiler var hayatımda. Var oluşlarına şükrediyorum.

Haydi canım oradan gibi geliyor değil mi uzaktan bakınca. Olsun, bir ağrınız bir acınız olursa deneyin bakalım, bir şey kaybetmezsiniz ki sadece ” kabul ediyorum” demekle ;)

“Taş yeşermez, …

“Taş yeşermez, geçmiş olsa da nevbahar
Toprak ol da bak, nasıl güller açar
Taş gibi idin çok gönül kırdın! Yeter!
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.”

Hz. Mevlana

Bu yazıda anlatmaya çalıştığım: Hakikaten paylaştıkça güzel çoğu şey

Hakikaten paylaştıkça güzel çoğu şey

Hani beden-ruh-zihin dengesinden bahsedip duruyoruz ya, biri hafif tırtladı mı diğerleri de noluyoruz yahu moduna giriyor, bir afallamalar falan; işte öyle  bir zamanı anlatıyor bu yazı. Biraz bu yaşam tarzı yazılarına benziyor sanırım ama bu beni güldürdü yazarken, öyle kalsın dedim :)

Bir zamanlar herşeyi zihninde çözmeye çalışan, sorulara boğulan, onların cevabını ararken daha da karışan birisi varmış. Bazen o kadar çok çalışıyormuş ki yüzündeki buruşukluktan anlaşılıyormuş bu halet-i ruhiye. Bu sıralar da kafasındaki soru nasıl insanlarla sohbet açmakmış, buymuş derdi. Dünya sosyali sen konuşacak konu bulama. Bazı meslekler vardır ki bu mesleği icra edenlerin meziyeti budur mesela (müşteriyle birebir kontak kuran meslekler; özellikle satış). Neyse ki şanslı, etrafında böyle kişi çok, sürekli gözlemliyor ama yok yani konular o akdar absürd geliyor ki bizimkinin bir türlü aklına yatmıyor.

Sonra hoop birşeyi değiştiriyor bakınız neler neler oluyor…

–          Bir gün kaldığı oteldeki çocuk elindeki torbayı taşımayı teklif edince, ay yok mok demeden e peki deyip torbayı ona veriyor. Sonra çocuk bu gelip geçerken halini hatırnı sorunca oturup onunla muhabbet etmeye başlıyor. Söyledikleriyse aslında bir süredir aklına işletmeyle ilgili sorular, öyle utanma sıkılma yok, soruyor. Bir de onun sorularına da olduğu gibi cevap veriyor. Çok keyifli ve belki sadece bu ikilinin yaşadığı zamanlar yaşanıyor.

–          Her gün gittiği sanat atölyesinin güvenliği sürekli ona selam verirken he mee demeden, gülümsüyor, ona halini hatrını soruyor hatta varsa o gün aklından geçen birşey pıt diye söylüyor. Ve şimdi bu güvenlik görevlisi onun için biletleri ayırıyor, daha kapıdan girdiğinde onu tanıyıp herkesten önce ona biletini uzatıyor.

–          Anadolu’un bir köyünde azmedip bulduğu testi atölyesine giderken aklından geçen; bir çay olsa da ikram etseler bu soğukta içsek ısınsak. Gittiklerinde de tam olarak bu oluyor. Testi ustası bu teklifi yaptığında içinden gelmeyen kibarlığı yapmak yerine içinden gelen niyeti söylüyor ve oturuyor. Aslında çok basit deyip daha önce hiç sormadığı soruları başlıyor sormaya. Bu iş nasıl işliyor, bu yörenin geçim kaynağı ne, arkadaki odalarda ne var derken zaten laf lafı açıyor, ohh akıllardaki diğer sorulara da cevaplar bulunuyor. Isınmış olmak da cabası.

–          Her gün gittiği müzeye o gün utanmadı önceki biletiyle girip giremeyeceğini sordu. Nolcaktı, o istesin adam olmaz derse olmazdı. Ama öyle olmadıııı, hem o gün biletini kullandı, hem de ertesi gün gittiğinde sevgili görevli tam da onu aklından geçirdiğini, acaba o görmeden mi geçtiğini düşündüğünü söyledi. Ne güzel, sevdiği yerlerde sevdiği insanlar da olmaya başlamıştı.

–          Kendini en rahat hissettiği hocalarından biri İsrail’deydi, onunla çalışsaydı da dünyanın öbür ucunda olsaydı. Derken sezon başladı, bir de baktı hocası dönmüş. Bu sefer içinde tutup derslere kendi heyecanıyla devam etmek yerine hocasına geldiği için ne akdar sevindiğini, bu sezon da burda olmasa artık onun yanına kendinin gideceğini heyecanlı heyecanlı söyledi, hissettiği gibi, öyle geldiği gibi. Oh nasıl da özgürlşemeye başlamıştı.

–          Yine bir diğer her dersinde çok çok şeyler öğrendiği başka bir hocasıyla ise hem hayata dair keşiflerini hem de ona olan hayranlığını açık açık paylaşmaya başladı. Aklında bu yolda çok soru vardı, yine aynı şekilde sordu, nolcaktı cevap gelmezse gelmesin, içinde kalmamış olacaktı zaten şimdi de cevapları arıyordu. Ama hikaye öyle olmadı, hocası tüm yoğunluğuna rağmen onun için zaman ayırıp ona ışık tutmaya devam etti.

–          Uzun süredir inanmadığı bazı fikirlerin yıkılıp yeniden çok çok keyifli bir hale geldiği deneyiminin ardından bunu kendinde saklayıp balon gibi şişmek yerine durdu aklına gelen tüm arkadaşlarını aradı. Önceden olsa aman kimsenin buna ayırcak vakti yoktur derdi, bu sefer demedi, aradı. Gelemeyenle telefonla konuştu, anlattı çünkü karşısındaki de aynı heyecanla onu dinliyordu aslında. Gelebilenle de oturdu anlattı, mutluluk gözyaşları ikisinin de gözlerinden aktı. Çünkü o da aynı heyecanı paylaşabiliyordu aslında. Ve şimdi her gün görüştüğü arkadaşları bu arkadaşları.

Velhasılı, aslında sen söylemedikçe karşındaki de bilmiyor. Sen söyleyince aslında o da bunu hissediyor ve sana katılıyor. Hani genelde şey denir, sinirlenince falan, içinde tutma söyle o üzülsün, ya da bu ara biz fazla kök çakra açınca diyoruz öfkemi tutamıyorum içimde. Aslında onun bir de bu tarafı var: Mutluysan, heyecanlıysan, seviyorsan ya da sadece aklına bir şey geldiyse de içinde tutma, söyle, o da yaşasın, o da sevsin çünkü onun da  ihtiyacı var, o da sevgiden besleniyor. Yani aklına ne geldiyse onunla başla konuşmaya çünkü içinden gelen, samimi olan o ve bunu herkes anlıyor.

Başa dönersek zihninin işin içinden çıkamadığı noktada ruhunu (hislerini) ve bedenini (gülümsemeni) sok devreye, bak nasıl da rahatladın, dengeni buldun ;)

gelmeseydi – kalmasaydım

Gemiden indi. Turuncu bir etek giymişti. Üstünde de verev çizgili, rengarenk askısız bir penye vardı. Öylesine topladığı saçlarıyla bavulunun yanında bekliyordu. Sahilde yattığım yerden kalktım, ona da doğru yürümeye başladım. Telefonunda hararetli hararetli bir şeyler karıştırıyordu. Amma da suratsızdı. Yaklaştım…

Gemiden indim. Zaten kendimi diğer kasabadan buraya zor atmıştım, şimdi de burada ne yapacağımı bilmiyordum. Böyle kaçacağımı düşünememiştim ve bi rde bu bavula ne gerek vardı bu koşturmacada. Nerede kalabilirdim acaba? Hemen kendimi bir plaja atmalıydım, denize, doğaya bırakmalıydım artık bütün bu yükleri.

Bir şey mi arıyordu, sordum. Gülümsedi. Ne kadar da güzelmiş halbuki, gülünce anladım. Heyecanla anlatmaya başladı, meğer şehirden kaçayım derken gittiği kasaba ona şehrin karmaşasını hiç aratmamış, sabah atmış kendini gemiye, kalkmış gelmiş buraya. Elleri kolları hikayesine katılıyor, gözleriyle etrafı tararken sesi burada olmanın verdiği sevinci taşıyordu. Ne kalacak yeri var, ne bir fikri ne yapacağına dair. Sadece burayı duymuş, doğasını, sükunetini, burda olmak istemiş, gelmiş.

Uzun süredir yalnız yaşıyordum ve ne yalan söyleyeyim mutsuzluğun doruklarında bu yeni geldiğim kasabaya alışmaya çalışıyordum. Komşular vardı, çocuklar, severdim onları, onlar da beni ama eve döndüm mü yalnızdım işte. Kısa süreli de olsa evde bir arkadaş fena olmazdı aslında. Aldım bavulunu, plaja gittik. Hemen çıkardı üstünü başını, attı kendini denize. Ne kadar da rahattı, nerden çıkmıştı böyle durup dururken, neyin nesiydi, ne kadar kalacaktı?

Tam da olmak istediğim andaydım; denizde, güneşte, kumda, boşlukta…

Sordum biraz ailesini, memleketini, işini gücünü.

Sordu biraz ailemi, yok hayır aslında sadece babamı sordu, mesleğini, nereli olduğumu, sonra işimi gücümü. Yoktu işim gücüm, tatildeydim ben, o kadardı. Bizde böyleydi, karşındakini tanımak için önce ailesini sorarsın, sonra memlektini sonra işini. Bunlardır kimlikleri onun, onu tanıman için ilk gereken aslında onun dışındaki gerçekliklerdir.

Yemek yapmayı da biliyordu, şaşırdım. Eve giderken pazara uğradık. Akşam da işyerinden iki arkadaşımın evleneceği bir düğüne katılmam gerekiyordu, gelir miydi acaba? Geldi. Önce eve gittik, yemek hazırladık. Ev biraz dağınıktı ama kusura bakmazdı heralde. Ben rahat bir insandım ya, o da öyle gibiydi, takmazdı böyle şeyleri. Yemekten sonra hazırlanmaya başladık. Siyah, penye bir elbise giymiş, ayağında sandaletleri, saçlarını açınca daha da güzel olmuştu. Gittik düğün yerine, komşularım bana da yer ayırmış, oturduk garip arkadaşımla.

Çok acayip, tanımadığım bir yerde, tanımadığım biriyle, tanımadığımın birilerinin düğünündeydim. Herkes süslü püslü tabi, bir de bana bak, duş bile alamamışım, dağınık saçlarım, üstüm başımla ne kadar da komiktim. Bir taraftan da bunlar bu düğünü daha da eğlenceli kılıyordu benim için. E kalkıp iki dönelim hadi, zaten eğlenmeye gelmedik mi.

O olmasa hayatta da kalkıp oynamazdım heralde. Böyle birinin yanımda ne işi vardı. Nasıl girmişti hayatıma? Hep kalacak mıydı? Kalsaydı…Keşke ona bütün hayatımı anlatabilsem, yazdığım günlüklerimi okutabilsem, bu melankoliyle yaşadığım günlerden çıkarsaydı beni. Yapabilirdi. O kadar çoktu neşesi, enerjisi, hepimize yeterdi.

Kendi odasını verdi bana. Simsiyahtı herşey, hiçbir şeyini kendisi almamış, öyle dedi, hep birileri getirmiş falan. Neden? Çarşafları da değiştirmemişti, orda uyuyacaktım. Kafamın altına elbisemi koydum uyumaya çalıştım. Olmadı. O gece hiç uyuyamadım. Sabah teknede gün boyu uyuyacaktım. Ah evet, ertesi gün tekneyle çıkacaktık, o civarı tanımanın, denizi ve ormanı bir arada görmenin en güzel yoluydu tekneyle gezmek. Zaten hep denizde olsaydım, başka bir şey istemezdim ki. Ama ertesi gün, bir de uyumak istiyordum.

Sabah sabah neydi o asık surat hiç anlam veremedim. Onunla konuşmaya çalıştıkça, neşelendirmeye çalıştıkça daha da uzaklaşıyordu. Dün ne kadar güzeldi halbuki bir mucizeydi benim için ama işte o da herkes gibi beni bırakıp gidecek, sadece kendini düşünen diğerleri gibi.

Kendimi tekneye zor attım, hemen  bir şezlong ve hoop uykuya geçiş. Çok yorgundum. Tekne bir koya yaklaştığında ilk ben atlar en zon ben çıkardım sudan ama şimdi tüm günü uyuyarak geçirebilirdim. Uzun bir süre durmazsak ne güzel olurdu. Öğlene kadar bir-iki yerde durduk ama zorlama ıslanmalardan başka birşey hatırlamıyodum. Yemekte fark ettim, bir sorun mu vardı?

Canım sıkıldı, dün ne güzeldi, herşeyimi paylaşabileceğim biriydi, şimdiyse sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu. Gerçekten uyuyor mu? Uyandı bir ara, biraz sohbet açmaya çalıştım, kardeşleri neler yapıyordu, evli miydi, çocuğu var mıydı? Bir yolculuğa çıkmış hayatında, okuduğu bir kitaptan bahsederken bunu anladım. Sordum yolun neresinde olduğunu, hep başındaymış, her zaman. Nasıl yani? Hiç bir zaman sonuna ulaşamayacak, yazık.

Okuduğu kitaptan bir yeri gösterdi, okumam için. İlişkileri anlamlandırmak, detaylara önem vermek gibi birşeyler vardı yazıda. Farkındaydım bana birşeyler demeye çalıştığının. Ama ben onun hayatına daha dün girmiş ve hatta yarın çıkacak biriydim. Onun evinde kalıyordum sadece ama ne misafiri, ne arkadaşıydım. Olduğundan fazla anlam yüklememeliydi bana. Zaten çok uykum vardı. Yine geldik aile sorularına. Birbirimizle ilgili sormak ya da konuşmak bu kadar zorken başkaları hakkında ne kadar rahat sorabilen, konuşabilen bir toplumdu bizimkisi. Belki kardeşlerim kendileri hakkında başkasına bir şeyler söylememi istemiyordu. Bu sorular beni her zaman rahatsız etmişti. Onların hayatına izinsiz giriyormuşum gibi, benim olmayan bir alanı anlatıyormuşum gibi. Dinleyen için bu kadar rahat olmasını da hiç anlayamamıştım.

Madem sürekli kendi kendine olacaktı neden benimleydi? Gelmeseydi.

Burası ne kadar da güzel bir yerdi. Domuz Çukuru’ymuş adı. İnsanın domuz olası geliyordu. Denizin hemen bitişinde başlayan orman, yeşil ve mavi içiçe, sessiz, sakin. Yol bile yoktu, sadece denizden ulaşabileceğin bir yerdi. Orda kalabilseydim keşke, kendi kendimle.

İndik tekneden. Kahve içmek istediğini söyledi. Oturduk, başladı yine kendi kendine takılmaya. Düşünmeye başladım. Beni mutlu eden şeyler vardı aslında hayatımda. Ağlarken beni görünce gülmeye başlayan çocuklar, bahçeme çiçek eken teyzem, ihtiyacım olduğunda beni bir yerden alıp bir yere götürebilcen arkadaşım, verandada otururken halimi hatrımı soran komşularım. Onlar da olmasa ne yapardım burada, bu hiç bilmediğim kasabada. Ona teşekkür ettim.

Teşekkür etti. Çünkü ben kendi odağımla yaşarken o hayatında kalıcı olan kişileri hatırlamıştı ve onlar onun için anlamlıydı. Peki onlar da gidince ne yapacaktı? Kendiyle kalabilir miydi, buna cesareti var mıydı? Öyle de mutlu olabilir miydi? Ya da herşey kalmak zorunda mıydı? Belki bazılarımız bazılarımız için sadece o anda orada olmalıydık, öncesi sonrası olmadan, kalmadan, sadece geçip gitmeliydik…