E) Hepsi / E) All – photo project

Aynı yere, farklı zamanda, farklı açıyla, farklı ışıkla bakmak mı onu farklı kılan? Aynı yer de aslında aynı yerde mi yoksa oradaki hareket mi değişen? Ya da E) Hepsi.

Mi?

—————————————

Looking at the same place, with different times, from different point of views, at different light; which makes it different? Is the same place same in fact or does the movement there differ? Or E) All

Is it?

 

Tetsuro Fukuhara ile dans ya da kendimizle

Butoh ilginç bir dans. Her anından bir keşifle geçiyorum. Doğaçlamanın doğasında bu var sanki ama Butoh’da her anda daha yavaş daha yavaş diye diye çalışmak bu keşifler için en önemli zemin.

İşte Bafa’da yaptığımız atölye de beş gün boyunca keşiflerle geçti. Üstüne İstanbul’da devam eden projeden sonra katılımcıların hiçbirisi herhalde artık eski kendisi değildi. En azından ben öyle umuyorum. Sanki eski halinde kalmak kötüymüş gibi oldu derdim eski yeni değil de var olan birşeyin içinde debelenmeye başlamak, mutlaka daha kabullü ve daha huzurlu bir yere taşıyor insanı.

Tetsuro Fukuhara, Butoh dansçısı, koreograf ve yazar. Dansının adı “Space Dance”. Hem uzay olan “space” hem de “alan” olan space olarak kullanıyor bu kelimeyi. “Space Dance in Tube” projesiyle ise bir yeniden doğuşu anlatıyor ve deneyimletiyor. Uzayda dansı 2004-2006 yıllarında Tokyo’da Japon Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) ile çalışmalarla gerçekleşti. “Robotik Evrende Space Dance” çalışmasıyla Unesco’nun uluslararası dijital sanatlar ödülünü kazandı. Bizim için ise mekan yürüme dansıyla birleşerek bir dağ, taş, göl, çamur dansı, sonra İstanbul’da da şehir, vapur, sokak dansı olarak hayat buldu.

Tetsuro’ya göre herkesin bir dansı var. Öyle kurallara göre dans edemediyseniz de aslında hala dansçı olma şansınız var yani üzülmeyin. Dansçı olmak istemiyorsanız bile dans etme şansınız var diyelim. Butoh’yu böyle tanımlıyor ve öğretiyor.

Herhalde sürekli koşmaktan olsa gerek yavaş dansları hatta duran dansları izlemekten keyif alır haldeyiz. Dansçı duruken biz de durabiliyoruz ya sindire sindire o anı, orada aslında bütünü duruyor gibi görünürken ama bedenin ufacık parçalarındaki minik hareketleri görüp yaşayıp sindirmek keyif veriyor.

Atölye, ÇATI’nın (Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği) Bafa’da kurduğu bir mekanda gerçekleşti. Mekanı ve hikayesini de anlatsam ayrı bir yazının konusu. Özetle, çadırda kaldığınız, yemeklerinizi hep beraber hazırlayıp kaldırdığınız, her gün de farklı bir yeri daha güzel bir hale gelen bir mekandı. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü bir daha gittiğimizde eminim daha farklı olacak. Aslında sabah buradaki atölye alanında Tetsuro’nun öğrettiği farklı teknikler ile çalıştık. Güldük, ağladık, seksapaliteyi yeniden yazdık, şarkılar söyledik. Bazılarımız Kabuki’de erkek oldu, bazılarımız sirkte kral, bazımız içindeki kralı görünce büyüdü, bazımız geyşalığın içinde hayatının dışındaki deneyimleri yaşama şansı buldu. Belki aradığımız bazı soruların cevabıydı bunlar da.

Öğleden sonraları ise Beş Parmak Dağları ve Bafa Gölü’ydü artık mekanımız. Siz deyin trekking biz diyelim araştırma vurduk kendimizi yollara. Yol dediysem işte kendimiz çiziyorduk onu da. Bir saatten fazla uzaktan baksak “hey gidi hey buralara insanlar nasıl gitmiş yerleşmiş zamanında” diye sorardık da neyse ki öyle bir zaman bulamadan içinde bulduk sürecin kendimizi. Düz kayalara tırmanıp, sonu görülmeyen deliklerin üstünden geçtik, dereler cennetti, suyla temas edip akıttık yorgunluğumuzu. Beraberliğin de etkisi olsa gerek hem yardımlaşıyorduk, hem eğleniyorduk ki kimse de çok yorulup ertesi günkü aktiviteden de vazgeçmedi. Göl deyinceyse maalesef gözünüzde oluşan o masmavi güzeliiimm göl manzarasını silmenizi rica edeceğim zira içinde dans ettiğimiz göl, yeşil bir çorbaydı daha ziyade.

Bu dağda, taşta, göldeki dansımız genellikle 2-3 dk sadece ayakta duran pozlarla başladı. Tekrar tekrar söylediğim gibi durmanın aslında kendi dansını yaratmadaki en büyük etken olduğunu bu sefer daha daha daha büyük bir şekilde anladım. Durma bitince ise sadece kolumu kaldırıyordum en yavaş haliyle. Artık aslında kolumu kaldıran da ben değildim işte. İster diyeilm kendisi kalkıyordu, ister diyelim başka bir enerjiydi ona o hareketi yaptıran ama beni seni osu yoktu işte. Ve buradan kendi dansım başlıyor. Ta içimden gelen, geliyor olan veya gelecek olan dansım.

İstanbul’da da ne ilginçtir gördük dansımızın ilk günkü ile o günkü arasındaki farkını. Doğaçlama öyle bir şeyki içinden geldiği veya zorladığın hareket hemen görülüyor. Öyle çıplaksın eğer doğaçlama yapıyorsan izleyici karşısında ve hatta kendinle. Durdukça bu çıplaklıkla kalıyorsun, bir süre sonra onu seviyorsun, bir süre sonra bu harekete dönüşüyor ve sonrası da dansına. Neyse o an sen olan o oluyor dansın.

Bafa’daki atölyeden görüntüler:

This slideshow requires JavaScript.

İstanbul’daki atölyeden görüntüler:

This slideshow requires JavaScript.

* Fotoğraflar için sevgili Pınar Korun, Ömer Uysal, Hakan Polacanlı, Mustafa Kaplan ve Tetsuro Fukuhara’ya teşekkürlerle.

* Daha fazla bilgi için şu linkler yardımcı olacaktır.

Tetsuro Fukuhara: http://www.ne.jp/asahi/tokyo/sd/N_e.html

Tokyo Space Dance: http://www.ne.jp/asahi/tokyo/sd/index_e.html

ÇATI: https://www.facebook.com/catidans

 

Tap Dansı da yapmadık demeyelim ;)

Amanın bu tap dance ne kadar eğlenceliymiş yahu. Gerçekten göründüğü gibi :) Bir diğer gerçekse göründüğü kadar kolay olmadığı…Adımı hatırlasan hızdan kaybedebilirsin, hızı tuttursan o an hafızan sana bir kelek atabilir, hocayı yanlış duyarsın, oo sayılar uçtu gitti ama bunlar tüm zamanın çok az bir kısmı.

Çoğunluğu ayaklarınla yaptığın ritmin hissiyatı, kulağındaki cazın keyfi. Ay sen o müzikte dans ediyorsun…İçinde birşeyler var haykırmak istediğin, bu sefer ayakların söylüyor dilin yerine. Elin, kolun, gövden, başın vs o ritimle akıyor, bedenin zaten düşündüğünü söyleyebilecek kadar zeki, kalbin de onu yönlendirebilecek kadar güçlü…ve buradan aldığın güvenle yine yüzünde tatlı bir gülümseme ;)

Akbank Caz Festivali kapsamında Atölye Dans’ta katıldığım Tap Away atölyesindeki hissiyatım böyleydi işte. Atölyenin tek eksiği olan dans için özel üretilen ayakkabılardan sağlayamaması ve bunu bilgi olarak paylaşmamasıydı ancak bir flamenko ayakkabısı da fena iş görmedi ;) Gerçekten tadı damağımda, tap dance de bir süre sonra öğrenilecekler listesinde kaldıııı…

Tap dansı ile ilgili biraz detaylı bilgi alayım derseniz de buyrun buradan (and here)

Bir de minik bir nasıl yaparım (how to) linki. Bek datlu :)

Don’t keep calm & tap…

taptap

aşk perisi… bir İKSV Film Festivali hatırası =)

“- Merhaba, ben Fiona, periyim ben.

3 dilek hakkın var, ne istersin?

– Motorsiklet

(sabah yatağın yanında bir motorsiklet bulur)

– Başka?

– Hiç bitmeyen benzin

(ertesi gün Fiona ona bir benzin tankerinin anahtarını verir)

– Peki 3. dileğin ne?”Böylece bir koşuşturmaca başlar. Bir bakarsın Fiona’yla Dom denizanalarıyla hatta denizanası kılığındaki poşetlerle yosunlarla, istiridyelerle yüzerler; bir bakarsın Fiona akıl hastanesine götürülür (sanki peri olunamazmış gibi)… Böyle hüüp diye Fiona’nın karnı şişer, Dom onu hastaneden kaçırır ama bir trençkotun içinde ; ) Terasta güneşlenirlerken a bir bakarsınız minik Jimmy gelivermiş. Arada bir de otele gelen müşterinin oradaki 3 siyahi genci yurtdışına kaçırması, polislerin koşuşturması, benzin tankerinin patlaması, küresel ekonominin 4 kişi arasında geçen minik bir 30 snde özetlenmesi, her zaman göremediğimiz renklerin keskin kullanılışı, kozmopolitlik, dans (ama öyle güzel falan görünmüyor, o içlerinden gelişi, samimiyetinin insanı alıp götürmesi) vb herşeyi alakasız ögelerle açıklanmış olması çok şaşırtıcı ve keyifli. Neyse işte böyle bir hengamenin içinde ara ara Fiona, Dom’a 3. dileğini düşünüp düşünmediğini sorar, yok Dom’un aklında hiçbirşey yok.

Son sahnede, Fiona ve Dom, ellerinde Jimmy, bebek arabasında yine bir koşuşturmaca ve kaçıştayken peri yine sorar:

– 3. dileğini düşündün mü?

Dom:

– ?!?!?!?

Yok, yok işte. bisikleti bozulmuş, onun yerine bir scooter istiyordu, e çok parası yok, sınırsız benzini olsaydı keşke de onu hep kullanabilseydi, o kadardı… Sonra bir anda bir peri onun karşısına çıktı, ailesi oldu, her zaman yanında oldu, her durumda ilk aklına gelen kişi O’ydu, Dom’a güveniyordu, O’nu seviyordu, çok sevdikleri bir bebekleri vardı, artık otelde uyuklayıp müşteri beklemeler bitmişti, artık yepyeni bir hayatları olacaktı… Dom’un aklına başka bir dilek gelmiyordu…

Böyle bir kurmaca film işte ; ) çok tanıdık gibi ; )