bahar – yeşil

20160401_143304

22 Temmuz 2015’te hayata yeniden başladım. O sabah geçmişten tüm bağlarım kopmuş bir halde uyandım; hiç hesapta olmayan isteklerde bulundum ve hatta aksiyon bile aldım bunun üstüne. Farsça öğrenmeye ve Latin Amerika yollarına koyulmaya dair adımlar attım. Bu adımlar beni yeni insanlara, yeni yerlere, yollara götürdü. Benim hayatımın bir klasiği olan ‘gitmek istediğim yerler’ ‘nereye gittiğim’ farklı oldu ama sebepler oldu, vesileler oldu.

Velhasılı bugün 10 nisan 2016, bitti! 8 ay bitti. Başladığım macerada yeni bir aşamaya geçiyorum. Kendi yolumda, gururla, yeni maceralara doğru.

Dedim ya hayata yeniden başladım. Sanki bu 8 ay önceki 30 yılın tekrar yaşanması oldu. Doğumum, çocukluğum, ailem, okul hayatım, üniversite yıllarım, ilk işe başlamam, iş değişikliklerim, hastalıklarım, düşmelerim, kalkmalarım…Hepsi tekrar tekrar yaşandı. Her an, başka bir görünümle tekrar hayata geldi. Zaman kavramından bakarsak mesela 4 yılın 4 günde aynı şekilde yaşanması, her anının üst üste aynı anda yaşanması. Çok karmaşık duruyor değil mi? Öyleydi. Zaten pek stabil duygulu bir insan hiç olmadım ama frekansın yoğunluğu yoruculuğunu da artırdı. Olağandışı ve daha yoğun krizler yaşadım. Daha çok kavga ettim. Kendimle. Daha çok öldürdüm ama daha çok diriltemediğimi düşündüm hep.

Bugün bitti! Gidenler gitti, yine, kalanlar da var, bugün hala anlamlı olan. Farkındayım ki şimdi hepsi bitince daha büyük bir şey diriliyormuş, daha büyük bir şey hayat buluyormuş. Yıllarca emek verdiğim şeyler yeniden anlam kazanıyormuş. Bu daha önceleri çok kere ölüp yeniden yarattığım dünyalarımda öğrendiğim bir şeydi ama bugün 30 yılın ardından ve üstüne nerdeyse 1 yıllık da yoğun bir özetin ardından tekrar kafama dank etti diyelim.

Yine farkındayım ki eskiden 3 yılda aştığım düşüşlerden sonraları 3 ayda kalkmaya başlamışım, şimdiyse 3 gün. Üç vakte kadarlar kısalmış, kolaylaşmış. Ne kadar güzel öğrendiğimi görmek ki yenilerine daha güçlü hazır olabileceğim.

Sevgi, hep hayatımın anlamı oldu. İçimde hep histerik bir taraf olsa da ;) (çok da sevdiğim bir taraftır kendisi). Sevginin kurban olmak olmadığını tekrar tekrar görmek, sevginin alınan değil verilen bir şey olduğunu görmek; kendine ve başkalarına ve her şeye. Bunun getirdiği beklentisizlik ve özgürlük. Hayır diyebilmek, kendine evet diyebilmek sadece, samimiyet. Ve evet, bazen kavga etmeye de evet diyebilmek. Yıllarca verdiğim emeğe, emeğimin karşılığını almaya, pes etmemeye, devam etmeye, bitirmeye, yeniden başlamaya güç bulmak için o kavgayı vermeye de razı olmak.

Bedenimin bütünüyle bu hayatı yaşayıp, bütünüyle tepki vermek.

Şimdi yeni bir yol başlıyor. Kolay olmayacak. Yine düşülecek, kalkılacak, ağlanacak, gülünecek. Ama yaşanacak, keyifli olacak, güçlü olacak, gururlu olacak, her zamanki gibi…

Bahar geldi. Sevindim.

suçluluk-bağlılık-gidişler-kopuşlar-kalkanlar

Şuçluluk nemenem birşeydir, nereden gelir, nereye gider, neden acıtır, neden güçlendirir? Çok derinde çookk, aslında bambaşka şekillerde hepimizin hayatında. Öyle başladık hayata, ana-baba ne verdiyse onu yedik, ne verdiyse onu giydik, sus deyince susup gel-git-otur-kalk-okula git-ödevini yap-çalış-kapıyı kimseye açma-eve gel-akşam ne zaman gelirsin-nereye gidersin-kiminlesin-ne yapıyorsun derken derken sürekli kopamayan bir bağ. Dışarı attığın her adımda gelen her yorum tokat gibi. Önce kuşanıyorsun kalkanları, sonra cevaplar geliyor. Belki hiçbir art niyet yok soruda, sözde ama öyle birşey işlemiş  ki içine önce kuşanman gerekiyor sanki, onun istemediği birşeyse yaptığın, sana söylenmeden attıysan bir adım, o dünyanın dışındaysan hele, ona karşıysan o suçlulukla yaşayacaksın. Onu kabul edebildiğin noktada, artık sen varsın, ona rağmen değil onunla birlikte. Adım atarsın artık, gider yol bir yere. Belki artık elinden tutan biri yok, belki mesafe giderek artıyor, geriye bakıyorsun küçülüyor taa geride bıraktıkların giderek. Çok mu acıyor, bilmiyorsun, belki görmüyorsun ya artık yok gibi. Çok derinde çookk, aslında bambaşka şekillerde hepimizin hayatında. Belki başka birine baktığında, belki başka bir sözünde, belki işinde gücünde, belki evindeki oturuşunda, bambaşka şekillerde bir yerde acıtıyor, neyle kapatmaya çalışırsan çalış, orada, o çok derinde karşı attığın her adımın acısı ya da zamanında ona doğru attığın…

niyete dair…

Kandil günlerini severim, bize bahşedilmiş armağanlar gibi hissettiriyor bana, bayram gibi, kutlamayı seviyorum. Az buçuk bilgim de vardır, öyle yetiştirildim, iyi ki… ama bugün Regaip kandili ve neden kutladığımızı bilemedim bir türlüi bir araştırmaya giriştim. İlk karşıma çıkansa “regaip” kelimesinin anlamı oldu. Şaşırdım…Tam da bugünlerde kafamı kurcalayan ve hatta beni çok mutlu eden gelişmelerin üzerine bu anlam da yine her zamanki gibi doğrı zamanda tam da olması gerektiği gibi karşıma çıktı. Bugünün mucizesi J

Bu yazıda dans var, yoga var, iş var, niyet var, umut var, şans var, zaman var, emek var, insan var yani aslında hayat var…Kelimenin anlamında bu var.

Regaib Kandili, Regâib, arapça bir kelime, “reğa-be” kökünden geliyormuş. “Reğa-be”, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek anlamına geliyormuş. “Reğîb” kelimesi ise, “reğabe”‘den türemiş bir isim ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demekmiş derken Regaib’e gidiyor. Daha detayını bu işle ilgilenen bir dilbilimciyle çalışmak isterim ama o da ayrı bir konu.

Dans ederken özellikle benim ilgilendiğim odern dans ve doğaçlamada önce bırakmayı öğretirler. Bırakabilirseniz kendinizi o bir süre sonra dansa dönüşür. Yere dokunuruz, yatarız ve belki de daha önce bedenimizin yere değmeyen kısımlarının yerle olan temasını hissederiz. Nasıl bir güç verdiğini ve aslında kendimizi ona bıraktığımız zaman bizi nasıl taşıdığını, nasıl da güvende olduğumuzu hissederiz. Hani balerinler, dansçılar bir güçle sıçrarlar havda saniyelerce belki de birkaç dönüş ,bir kaç hareket yaparak kalırlar. Nedendir o biliyor musunuz, yere öyle güçlü basarlar ki oradan aldıkları güçle o kadar yukarıya sıçrayabilir ve o kadar süre kalabilirler orada. Öyle güçlüdür, öyle güvenlidir aslında kendini bırakmak. Toprak ana derler ya, bir ana gibi hep arkamızda hep yanımızda hep destektir bize.

Bırakıştan sonra niyet gelir, bedeninin bir parçası hareket etmeye başlar, belki elin, kolun belki başın, belki sadece gözün… Bir yere gitmeyi veya kalmayı veya dönmeyi ister, seni çeker ve gidersin, kalırsın, dönersin…

Uzun süredir bırakmayı çalışıyordum zaten, o süreçte bıraktım bazı şeyleri, kişileri, fikirleri…Kontak doğaçlamada o günkü çalışmada “niyet”ti konu. E kontak adı üstünde yalnız değilsin, sen niyetini göstereceksn, eşin niyetini gösterecek bakalım o dans nereye gidecek. Benimki arkadaşımın götürdüğü yere gitti. Şaşkınlığımdan ne yapacağımı bilemedim. Vardı niyetlerim, hayallerim, neden gidememiştim ki?

Aklımda sorular vardı, ne yapmalıydı? Bir taraftan hayata devam etme kailesi, bir taraftan dans etme tutkusu, bir taraftan da öğretme olma çalışmaları ve biraz aklımda kalbimdeki birşeyler. Niyetim belliydi ama birz bulutlu. Vardı o niyete varan adımlar ama biraz engebeli. Bir hocamın Facebook’taki postunu gördüm, tam da benim niyetim için biriyle çalışmak istediğini yazmış. Olamazdı, daha da istediğim birşey kendiliğinden karşıma çıkamazdı. Niyetim belliydi ya, yavaş ya da hızlı hayat hep ordan kapılar açmaya başladı. Bıraktığım şeyler de hep iyidi benim için aslında, o zamanda onlar olmalıydı hayatımda ama ne zaman o yana baksam kapanıyordu o kapılar, hiç bakmayayım arkama diye herhalde, devam edeyim diye, korksam da, ellerim titrese de ayaklarım bazen sürüklenerek bazen koşarak gitse de bu yana gitmeliydim sanki…

Allah der ki “ayakkabının bağı çözülse bnden iste” Ne güzel değil mi? Ayakkabımın bağı çözülse niyetim onu bağlamaktır ilk olarak, ne güzel o basit işi bile Allah’tan istemek, beni o basit noktada bile gördüğünü bilmek. O’na olan güvenle eğilip bağcığı bağlamak.

Çok sevdiğim bir laf var hem dansta hem yogada kullanırız ama benim için hayatı anlatan basit bir cümle: “Yere köklenirken gökyüzüne uza!” Çok değil belki de en sevdiğim…

Yine hatırlıyorum utthita parsvakonasana pozunu çalışıyoruz bu sefer de. Ayağımın dört köşesinden yere köklenip topuğumu öyle güçlü bastım ki yere unutamıyorum bacağımdan, gövdemden kolumdan el parmak uçlarıma uzayışımı. Nasıl açılarak hafiflemiştim. Niyetim ileri gitmekti, gücümü yine yeryüzü veriyordu.

Bugünlerde üzerinde çalıştığım bir proje var. Aslında ne zamandır aklımda ama işte aklımda bir de o engeller, korkular var ya bugüne kaldı. Doğrusu buymuş ki başlayınca nasıl hızlı gidiyor çok şükür. Hep derler ya aşk böyledir zoru yoktur, kolayca oluverir kendini içinde bulursun. Öyle bir şey hayat da, doğru zaman gelince kendini içinde buluveriyorsun.

Paulo Coelho her zaman ilham verir bana, şu sözü de çıkar hep karşıma: “Hiçbir zaman pes etme. Kalbin yorulduğunda ayaklarınla yürü ama daima ilerle” Bu projede koşuyorum, koşuyoruz. Hergün olmasa da konuştuğumuz, her an olmasa da görüştüğümüz, çok ilginç şeyler paylaştığım bir arkadaşımla hem de koşuyoruz. Anlattım Pınar’a dedim, “ellerim hala titriyor”; dedi ki “Cesaret, ellerin, ayakların titrese de o adımı atmaktır.” Niyetimiz bizi bir araya böyle getirdi herhalde. Bakın sizin beraber yapacağınız işler var diyerekten hazırladı bizi bugüne.

Bugün 1 Mayıs. Bugün Regaib Kandili. Bazılarımız birini bazılarımız diğerini bazılarımız hepsini bazılarımız hiçbirini kutluyoruz. Ben ikisini de kutluyorum ve bu beraberlik benim için çok daha anlamlı. Ne kadar güzel çalışmak, emeğini kutlamak. Hep bayram olarak kutlamak dileğim. İçimdeki niyetle çalışmak, emek vermek, bu niyetle Allah’a yönelmek.

Bu yazıda dans var, yoga var, iş var, niyet var, umut var, şans var, zaman var, emek var, insan var yani aslında hayat var…Kelimenin anlamında bu var.

Yazı hem uzun hem kısa, arkasında bir ömür var…