Zihnin dilinden…

Bedenimi, hislerimi, hayatımı izliyorum. Yoğun çalışmalar ya da değişikliklerin ateş yaptığı zamanlar. Yeni yaş dönümünün teması; köklenme ve serbest bırakma.

Çok yoğun hareket ettiğim zamanların ertesi ateş, burun akması ve yorgunluk olarak geliyor. Ayakta hasta. Her zaman olmasa da çoğu zaman. Üstüne bir dinlenme süreci ihtiyacı var, bunları da yaşamak için.

Sadece fiziksel mi; yoksa bedenin, hislerin, ruhun rahatlaması ile arınma hali mi, bilmem ki, kafada bilemiyorum. Hissiyat güzel ama yaşamak için bir yatak lazım, dinlenme, dinleme.

Ruhu özgür bırakma hayatı da özgür bırakma. İlla gözümden gelen impulslara inanacaksam etrafımdaki insanlara bakıyorum. İster iş yerinde, ister dans ederken istersem arayıp soranlar olsun, mekandan, zamandan bağımsız, ruhlara bakıyorum. Ay pardon yine hisse kaydım. Kalbime doğru yol alıyorum galiba. Haydi inşallah.

İnsanlar diyordum. Benim hayallerimi kuran, hatta hayallerimi yaşayan, hayatımda kolaylıkla var olan insanlar. Hiç çaba sarf etmiyorum onlarla olmak için ya da onlar da oldukları gibi varlar. Çabasızlığın keyfe, neşeye, desteğe dönüştüğü insanlar, ilişkiler. Ruhum özgür kaldıkça benzer ruhlarla bütünleşiyor. Zamanında kopup geldiği parçaları bulup bütün oluyor, güç veriyor, güven veriyor, huzur getiriyor… Arada unutsam da hatırlatıyor ;)

Yaş dönümü, yaşam dönümü, eskileri bıraktıkça yeni hisler çıkıyor, yeni sancılar da geliyor, ateşle gidiyor, hafif ağrıyla yokluyor. İzle, bu sefer farklı yollardan farklı yollarla ve belki, inşallah daha kolay geçilecek yollar açılıyor. Sevgiyle, güzellikle duam her zaman…

Kafamı taşıyamıyorum. Dün zorladı beni, durmak istiyor, çok dağılmış gibi.  O zaman onu da bırak dursun, hayata devam ettirecek bütün bir beden var, bırak o da bu sefer sadece izlesin…

Her gün daha güzelsin / Everyday, you are more beautiful

(eng below)

Her gün sevdiğin insanların sayısı artıyorsa ne güzel.

Her gün kendinden yeni bir şeyi daha seviyorsun.

Her gün sevmediğin insanları da fark ediyorsan ne güzel.

Her gün kendine yeni bir alan daha açıyorsun.

————————————————-

Each of everyday, if you add more people to your life with love, that’s so beautiful.

Each of everyday,  you love one more thing with yourself.

Each of everyday, if you admit yourself that you do not love any person.

Each of everyday, you make an opening for yourself.

alan açan, kendi olan, abartan

Hepimizde bir “alana ihtiyacım var” hali var, dilimizde daha çok. Hadi jargon böyle oluşmuş ama nedir ki bu alan ve kim açar kim kapatır ya da kim abartır bulduğu açıklığın dibine vurur?

Ah Maslow, ruhu şad olsun, her ihtiyaç basamağında bunu anlatıyor.

1- Nefes alma alanı, yemek yeme alanı, bedenen var olma alanı: Tamamen fiziksel bir alan bahsi geçen

2 – Güvende hissettiğin alan, fiziksel güvenlik, iş güvenliği, sağlıklı olabilme alanın: Yine gayet fiziksel bir alandayız

3 – Ve şimdi işler değişmeye başlıyor. Fiziksel alandan duygusal alanlara girmeye başlıyoruz. Sevgi alanı, ilgi alanı vb

4 – Saygı görme alanı, özgüvenini kullanma alanı, başarma alanı

5 – Artık son nokta; var olma alanı, herşeyiyle; fiziksel olarak, duygusal olarak, zihinsel olarak, bütün olarak. Maslow’un da çok meditatif bir haytı olduğuna inanıyorum.

Velhasılı, işte bu meditatif alan herkese göre değişir tabi ki. Bu da kendimize açtığımız alanlarla ilgili. Bahsedeceğim konu ise fazla alan kişilerin alanında olup bitenler.

Etrafında çok çeşitli insanlar olan kişiler genelde çok konuda kabul sahibidir ki yanında bambaşka geçmişlerden gelen, bambaşka işleri olan, bambaşka karakterleri olan kişiler olabilir ve de kendi rahatlıklarıyla, özgüvenleriyle, iradeleriyle. Çünkü kendileri olmak için çaba sarf etmeleri gerekmiyordur. Kendilerini anlatmaları da gerekmez, zaten oldukları şekilde var olabildikleri bir yerdir burası, bu “alan”.

Ama ama ama kendin olurken diğerinin alanına ne kadar girdiğinin farkında olmadan genişlediyse orada artık kendisine olan kabul de azalmaya başlayabiliyor. Çünkü şimdi kabul edeni de yüceltmiyoruz o da olabildiği kadar geniş zaten, onun da mutlak bir sınırı var kendini ifade edeceği veya hala kendisinin bile girmeye cesaret edemediği. Eğer onun o halde kalmasına izin vermiyorsak zaten biz de henüz kendimize bakmaya cesaret edemediğimiz yerleri zorluyoruz demek ki.

Biraz havada mı kaldı? O zaman bir örnek; arkadaşlarımızla çok konuda konuşuruz. Ne kadar samimi olsak da konuşulan konular farklılık gösterebilir. Bir arkadaşım bana anlatmak istediği şeyleri anlatırken soru sormuyorsa demek ki benden bir yorum veya yardım istemiyordur. Ben kendimce bir yadıma kalkıştığımda ise onu, zaten baş etmeye çalıştığı bir yere zorla itmiş oluyorum. Ve ben sormadan o da benim bir işime müdahele etse, iyi niyetle bile olsa, bu sefer o da onun için açılmamış bir alana tecavüz ediyor. Yani sormak önemli ;) Sanki bir giriş izni gibi. Yapabileceğin şeyi ona belirtip sormak da buna dahil, ihtiyacın olan şeyi istemek de. Zaten bu çok kolay. İsteyen izni verir, alan açılır, beraber orda var olursunuz, istemeyen de bir süre kendi halinde orda kalmaya olan ihtiyacını yaşar.

İzin ver, kendisi olsun, nefes alsın, istediği yemeği yesin, istediği sanatı yapsın, yaratsın, başarsın. Sana ihtiyacı olduğunda yanında olduğunu bilsin sadece. Böyle kendi içinde dönen bir ihtiyaç hiyerarşisi.

Velhasılı kelam, kendinle ilgilenmeden başkasıyla ilgilenmek genelde kendine zarar veriyor insanın, hala bakılması gereken bir yerler olabilir, derinlerde, piramitin başka bir basamağında.

güvene dair / about bravery…

Otostopçulara hayran oluruz, vay be ne cesaret, değil mi? Düşmüş yollara bir başına, bir sırt çantası – varsa- yol nereye o oraya.

Peki buradaki cesaret işin neresinde? İşini gücünü bırakıp kendini yollarda aramasında mı, cebinde beş kuruş olmadan ya birinin verdiği yiyecekle karnını doyurmasında mı, birinin sofrasına, arabasına tanrı misafiri olmasında mı?

E-hiçbiri.

Cesareti bu yolda karşısına çıkanlara olan güveninde. Ne zaman bıraktık ki insanlara güvenmeyi? Ona güvenle yola düşenin hayatına bakıp bakıp diyoruz “Vay be, ne cesaret!”

———————————- (en)

We admire hitchhikers, waovv how brave! She is on the road alone, with a backpack – maybe- on the road to where it goes.

What is bravery here? Is it that she quit her job and look for herself on ways? Is it that she is on the road without any money? Is it that she feeds herself thanks to some other people who gave her food, who shares their food with her or somebody that take her to their car?

E-none of above

Bravery is about people she faces on the road. When did we leave trust for people? We look people go along the road with that trust and say “Wouvv, what a bravery!”

loving you, yourself / sevmek kendini, aslını

Lord did create you with love, he gave this value you to create. So, why cannot you love that one whom he valued and loved that much?

 

Yüce yaratıcı, Allah seni yaratmak için üşenmemiş, sana öyle değer vermiş ki seni yaratmış. Peki, O’nun bu kadar değer verdiğini, sevdiğini senin sevmemen neden?

 

il_570xN.327953492

Tanrı’yı oynama / Don’t play the God!

Çok yoğun, kafamın ve duygularımın çok karışık ve de doğal olarak yorgun olduğum bir dönemde birisi bana “Tanrı’yı oynama” demişti., “Tanrı’yı oynama”

Hani bazen hiç beklemediğiniz bir anda bir DAANN! yaşarsınız ya. İşte o anlardan biri benim için. Tanrı olmadığım halde tanrı gibi olmaya çalışmam, herşeye yetişmek için kendimden uzaklaşmam, bedenim, zihnim ve ruhum hepsi aynı anda yorulmuşken hala kulak asmayışım. İnsanlık dışı tabiri tam olarak bunun için geçerli. Sen insansın yahu. İnsan olmanın acizliği, mükemmel olmayışı, daha doğrusu buna hakkı olması ne kadar güzel bir şey aslında. Ne yaparsan yap, içinden nasıl geliyorsa. Emin ol başkaları da sen bunu yaptığında daha huzurlu. Belki o işe yetişememen onun için de daha iyi.

Tanrı’yı dinle tabi ki bu arada. Nerde dersen aslında sende o da. Onu dinle. En güzel araç bedenini yaratmış, sen illa gözünle gör, elinle tut, kulağınla duy diye. Bedenin sana ne derse bil ki senin için o an en doğrusu, iyisi, faydalısı ne dersen de onu sana söylüyor. Lütfen, sadece bu sefer etrafını bırak ve kendine yaklaş. İzin ver seninle konuşmasına, izin ver seni özgür kılmasına.

Nasıl bir özgürlük tanrı olmamak!

———————————————

Once, when I was so overwhelmed, somebody told me that “Don’t play the God!”.  “Don’t play the God!”

You know sometimes, there are “WOUWW!” moments for you. It was one of those times for me. Although I was not the God (was J), trying to behave like him, trying to catch everything but myself, my body, my mind and my soul, all were lost and tired at the same time but I didn’t hear. This is definetely not humanity. You are a human being.  Weakness of a human being, imperfection, in fact having the right to be imperfect is the best. Do whatever you want, whatever comes. Be sure that people around you will be more peaceful when you are like your own self. Maybe it’s better that you cannot catch that this time.

By the way, listen the God. If you cannot be sure where he is, he is in/with you. Listen to him. He created your body as the best tool for you to hear him, see him, hold him. Whatever your body tells you is the best/most beneficial/most useful, you pick the word, for you. Pleasei just this time, leave what is around you and come closer to yourself. Let the God speak with you, let him to make you free!

Not being the God is freedom!