alan açan, kendi olan, abartan

Hepimizde bir “alana ihtiyacım var” hali var, dilimizde daha çok. Hadi jargon böyle oluşmuş ama nedir ki bu alan ve kim açar kim kapatır ya da kim abartır bulduğu açıklığın dibine vurur?

Ah Maslow, ruhu şad olsun, her ihtiyaç basamağında bunu anlatıyor.

1- Nefes alma alanı, yemek yeme alanı, bedenen var olma alanı: Tamamen fiziksel bir alan bahsi geçen

2 – Güvende hissettiğin alan, fiziksel güvenlik, iş güvenliği, sağlıklı olabilme alanın: Yine gayet fiziksel bir alandayız

3 – Ve şimdi işler değişmeye başlıyor. Fiziksel alandan duygusal alanlara girmeye başlıyoruz. Sevgi alanı, ilgi alanı vb

4 – Saygı görme alanı, özgüvenini kullanma alanı, başarma alanı

5 – Artık son nokta; var olma alanı, herşeyiyle; fiziksel olarak, duygusal olarak, zihinsel olarak, bütün olarak. Maslow’un da çok meditatif bir haytı olduğuna inanıyorum.

Velhasılı, işte bu meditatif alan herkese göre değişir tabi ki. Bu da kendimize açtığımız alanlarla ilgili. Bahsedeceğim konu ise fazla alan kişilerin alanında olup bitenler.

Etrafında çok çeşitli insanlar olan kişiler genelde çok konuda kabul sahibidir ki yanında bambaşka geçmişlerden gelen, bambaşka işleri olan, bambaşka karakterleri olan kişiler olabilir ve de kendi rahatlıklarıyla, özgüvenleriyle, iradeleriyle. Çünkü kendileri olmak için çaba sarf etmeleri gerekmiyordur. Kendilerini anlatmaları da gerekmez, zaten oldukları şekilde var olabildikleri bir yerdir burası, bu “alan”.

Ama ama ama kendin olurken diğerinin alanına ne kadar girdiğinin farkında olmadan genişlediyse orada artık kendisine olan kabul de azalmaya başlayabiliyor. Çünkü şimdi kabul edeni de yüceltmiyoruz o da olabildiği kadar geniş zaten, onun da mutlak bir sınırı var kendini ifade edeceği veya hala kendisinin bile girmeye cesaret edemediği. Eğer onun o halde kalmasına izin vermiyorsak zaten biz de henüz kendimize bakmaya cesaret edemediğimiz yerleri zorluyoruz demek ki.

Biraz havada mı kaldı? O zaman bir örnek; arkadaşlarımızla çok konuda konuşuruz. Ne kadar samimi olsak da konuşulan konular farklılık gösterebilir. Bir arkadaşım bana anlatmak istediği şeyleri anlatırken soru sormuyorsa demek ki benden bir yorum veya yardım istemiyordur. Ben kendimce bir yadıma kalkıştığımda ise onu, zaten baş etmeye çalıştığı bir yere zorla itmiş oluyorum. Ve ben sormadan o da benim bir işime müdahele etse, iyi niyetle bile olsa, bu sefer o da onun için açılmamış bir alana tecavüz ediyor. Yani sormak önemli ;) Sanki bir giriş izni gibi. Yapabileceğin şeyi ona belirtip sormak da buna dahil, ihtiyacın olan şeyi istemek de. Zaten bu çok kolay. İsteyen izni verir, alan açılır, beraber orda var olursunuz, istemeyen de bir süre kendi halinde orda kalmaya olan ihtiyacını yaşar.

İzin ver, kendisi olsun, nefes alsın, istediği yemeği yesin, istediği sanatı yapsın, yaratsın, başarsın. Sana ihtiyacı olduğunda yanında olduğunu bilsin sadece. Böyle kendi içinde dönen bir ihtiyaç hiyerarşisi.

Velhasılı kelam, kendinle ilgilenmeden başkasıyla ilgilenmek genelde kendine zarar veriyor insanın, hala bakılması gereken bir yerler olabilir, derinlerde, piramitin başka bir basamağında.

gelmeseydi – kalmasaydım

Gemiden indi. Turuncu bir etek giymişti. Üstünde de verev çizgili, rengarenk askısız bir penye vardı. Öylesine topladığı saçlarıyla bavulunun yanında bekliyordu. Sahilde yattığım yerden kalktım, ona da doğru yürümeye başladım. Telefonunda hararetli hararetli bir şeyler karıştırıyordu. Amma da suratsızdı. Yaklaştım…

Gemiden indim. Zaten kendimi diğer kasabadan buraya zor atmıştım, şimdi de burada ne yapacağımı bilmiyordum. Böyle kaçacağımı düşünememiştim ve bi rde bu bavula ne gerek vardı bu koşturmacada. Nerede kalabilirdim acaba? Hemen kendimi bir plaja atmalıydım, denize, doğaya bırakmalıydım artık bütün bu yükleri.

Bir şey mi arıyordu, sordum. Gülümsedi. Ne kadar da güzelmiş halbuki, gülünce anladım. Heyecanla anlatmaya başladı, meğer şehirden kaçayım derken gittiği kasaba ona şehrin karmaşasını hiç aratmamış, sabah atmış kendini gemiye, kalkmış gelmiş buraya. Elleri kolları hikayesine katılıyor, gözleriyle etrafı tararken sesi burada olmanın verdiği sevinci taşıyordu. Ne kalacak yeri var, ne bir fikri ne yapacağına dair. Sadece burayı duymuş, doğasını, sükunetini, burda olmak istemiş, gelmiş.

Uzun süredir yalnız yaşıyordum ve ne yalan söyleyeyim mutsuzluğun doruklarında bu yeni geldiğim kasabaya alışmaya çalışıyordum. Komşular vardı, çocuklar, severdim onları, onlar da beni ama eve döndüm mü yalnızdım işte. Kısa süreli de olsa evde bir arkadaş fena olmazdı aslında. Aldım bavulunu, plaja gittik. Hemen çıkardı üstünü başını, attı kendini denize. Ne kadar da rahattı, nerden çıkmıştı böyle durup dururken, neyin nesiydi, ne kadar kalacaktı?

Tam da olmak istediğim andaydım; denizde, güneşte, kumda, boşlukta…

Sordum biraz ailesini, memleketini, işini gücünü.

Sordu biraz ailemi, yok hayır aslında sadece babamı sordu, mesleğini, nereli olduğumu, sonra işimi gücümü. Yoktu işim gücüm, tatildeydim ben, o kadardı. Bizde böyleydi, karşındakini tanımak için önce ailesini sorarsın, sonra memlektini sonra işini. Bunlardır kimlikleri onun, onu tanıman için ilk gereken aslında onun dışındaki gerçekliklerdir.

Yemek yapmayı da biliyordu, şaşırdım. Eve giderken pazara uğradık. Akşam da işyerinden iki arkadaşımın evleneceği bir düğüne katılmam gerekiyordu, gelir miydi acaba? Geldi. Önce eve gittik, yemek hazırladık. Ev biraz dağınıktı ama kusura bakmazdı heralde. Ben rahat bir insandım ya, o da öyle gibiydi, takmazdı böyle şeyleri. Yemekten sonra hazırlanmaya başladık. Siyah, penye bir elbise giymiş, ayağında sandaletleri, saçlarını açınca daha da güzel olmuştu. Gittik düğün yerine, komşularım bana da yer ayırmış, oturduk garip arkadaşımla.

Çok acayip, tanımadığım bir yerde, tanımadığım biriyle, tanımadığımın birilerinin düğünündeydim. Herkes süslü püslü tabi, bir de bana bak, duş bile alamamışım, dağınık saçlarım, üstüm başımla ne kadar da komiktim. Bir taraftan da bunlar bu düğünü daha da eğlenceli kılıyordu benim için. E kalkıp iki dönelim hadi, zaten eğlenmeye gelmedik mi.

O olmasa hayatta da kalkıp oynamazdım heralde. Böyle birinin yanımda ne işi vardı. Nasıl girmişti hayatıma? Hep kalacak mıydı? Kalsaydı…Keşke ona bütün hayatımı anlatabilsem, yazdığım günlüklerimi okutabilsem, bu melankoliyle yaşadığım günlerden çıkarsaydı beni. Yapabilirdi. O kadar çoktu neşesi, enerjisi, hepimize yeterdi.

Kendi odasını verdi bana. Simsiyahtı herşey, hiçbir şeyini kendisi almamış, öyle dedi, hep birileri getirmiş falan. Neden? Çarşafları da değiştirmemişti, orda uyuyacaktım. Kafamın altına elbisemi koydum uyumaya çalıştım. Olmadı. O gece hiç uyuyamadım. Sabah teknede gün boyu uyuyacaktım. Ah evet, ertesi gün tekneyle çıkacaktık, o civarı tanımanın, denizi ve ormanı bir arada görmenin en güzel yoluydu tekneyle gezmek. Zaten hep denizde olsaydım, başka bir şey istemezdim ki. Ama ertesi gün, bir de uyumak istiyordum.

Sabah sabah neydi o asık surat hiç anlam veremedim. Onunla konuşmaya çalıştıkça, neşelendirmeye çalıştıkça daha da uzaklaşıyordu. Dün ne kadar güzeldi halbuki bir mucizeydi benim için ama işte o da herkes gibi beni bırakıp gidecek, sadece kendini düşünen diğerleri gibi.

Kendimi tekneye zor attım, hemen  bir şezlong ve hoop uykuya geçiş. Çok yorgundum. Tekne bir koya yaklaştığında ilk ben atlar en zon ben çıkardım sudan ama şimdi tüm günü uyuyarak geçirebilirdim. Uzun bir süre durmazsak ne güzel olurdu. Öğlene kadar bir-iki yerde durduk ama zorlama ıslanmalardan başka birşey hatırlamıyodum. Yemekte fark ettim, bir sorun mu vardı?

Canım sıkıldı, dün ne güzeldi, herşeyimi paylaşabileceğim biriydi, şimdiyse sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu. Gerçekten uyuyor mu? Uyandı bir ara, biraz sohbet açmaya çalıştım, kardeşleri neler yapıyordu, evli miydi, çocuğu var mıydı? Bir yolculuğa çıkmış hayatında, okuduğu bir kitaptan bahsederken bunu anladım. Sordum yolun neresinde olduğunu, hep başındaymış, her zaman. Nasıl yani? Hiç bir zaman sonuna ulaşamayacak, yazık.

Okuduğu kitaptan bir yeri gösterdi, okumam için. İlişkileri anlamlandırmak, detaylara önem vermek gibi birşeyler vardı yazıda. Farkındaydım bana birşeyler demeye çalıştığının. Ama ben onun hayatına daha dün girmiş ve hatta yarın çıkacak biriydim. Onun evinde kalıyordum sadece ama ne misafiri, ne arkadaşıydım. Olduğundan fazla anlam yüklememeliydi bana. Zaten çok uykum vardı. Yine geldik aile sorularına. Birbirimizle ilgili sormak ya da konuşmak bu kadar zorken başkaları hakkında ne kadar rahat sorabilen, konuşabilen bir toplumdu bizimkisi. Belki kardeşlerim kendileri hakkında başkasına bir şeyler söylememi istemiyordu. Bu sorular beni her zaman rahatsız etmişti. Onların hayatına izinsiz giriyormuşum gibi, benim olmayan bir alanı anlatıyormuşum gibi. Dinleyen için bu kadar rahat olmasını da hiç anlayamamıştım.

Madem sürekli kendi kendine olacaktı neden benimleydi? Gelmeseydi.

Burası ne kadar da güzel bir yerdi. Domuz Çukuru’ymuş adı. İnsanın domuz olası geliyordu. Denizin hemen bitişinde başlayan orman, yeşil ve mavi içiçe, sessiz, sakin. Yol bile yoktu, sadece denizden ulaşabileceğin bir yerdi. Orda kalabilseydim keşke, kendi kendimle.

İndik tekneden. Kahve içmek istediğini söyledi. Oturduk, başladı yine kendi kendine takılmaya. Düşünmeye başladım. Beni mutlu eden şeyler vardı aslında hayatımda. Ağlarken beni görünce gülmeye başlayan çocuklar, bahçeme çiçek eken teyzem, ihtiyacım olduğunda beni bir yerden alıp bir yere götürebilcen arkadaşım, verandada otururken halimi hatrımı soran komşularım. Onlar da olmasa ne yapardım burada, bu hiç bilmediğim kasabada. Ona teşekkür ettim.

Teşekkür etti. Çünkü ben kendi odağımla yaşarken o hayatında kalıcı olan kişileri hatırlamıştı ve onlar onun için anlamlıydı. Peki onlar da gidince ne yapacaktı? Kendiyle kalabilir miydi, buna cesareti var mıydı? Öyle de mutlu olabilir miydi? Ya da herşey kalmak zorunda mıydı? Belki bazılarımız bazılarımız için sadece o anda orada olmalıydık, öncesi sonrası olmadan, kalmadan, sadece geçip gitmeliydik…