doğumgünü

Bir bebek doğunca ne kadar seviniriz. İster kendi bebeğimiz olsun, ister kardeşimizin, komşumuzun, isterse de bir filmde birilerinin. Artık o bebek neyse bizim için koşulsuz bir mutluluktur var oluşu. Belki yeni bir hayat, yeni bir başlangıç, bir umut içten içe istediğimiz.

Belki de kendimize bir dönüp bakmak.

Biz de birer bebek olarak gelmedik mi dünyaya? Aynı yeni başlangıçlar için, yeni umutlarla. Yaşamak ne kadar güzel ki hayata birisi geldiğinde bunca sevinç yaşıyoruz. O zaman bizim var oluşumuz da ne kadar değerli aslında. Bilinçli olarak hatırlamasak da doğduğumuzu hatırlamak, hayal etmek, onun hikayesini, masalını dinlemek ya da belki de uydurmak. Özgürüz, nasıl istersek. Özgürüz her zaman o bebeğe dönüp yeniden başlamak için.

Biz de bebektik, ne kadar sevindik dünyaya geldiğimize. O halde, ne kadar değerli var oluşumuz…

Advertisements

Benim hayallerim, hayatın hayalleri / Dreams of me or life

Tabi ki hayal kuralım, kendimi hayallerimin olmadığı bir dünyada düşünemiyorum. Ancak, hayata da açık olalım derim. Belki hayallerimizden daha güzel şeyler getiriyordur bize ;)

Ne getiriyorsa onu hak ediyoruz merak etmeyin, o kadar değerliyiz bu cömert hayatta…

Hayal et ama koşma onun peşinden, hayatın sana onu getirmesine izin ver.

————————–

Dream! Of course. I cannot imagien myself without my dreams. However, let’s be open to life because maybe it brings us better than we think ;)

Believe it or not we deserve that what it brings, we are worth to live it in that generous life.

Dream but don’t get tired to catch it, let the life make it happen for you.

dreams

Tanrı’yı oynama / Don’t play the God!

Çok yoğun, kafamın ve duygularımın çok karışık ve de doğal olarak yorgun olduğum bir dönemde birisi bana “Tanrı’yı oynama” demişti., “Tanrı’yı oynama”

Hani bazen hiç beklemediğiniz bir anda bir DAANN! yaşarsınız ya. İşte o anlardan biri benim için. Tanrı olmadığım halde tanrı gibi olmaya çalışmam, herşeye yetişmek için kendimden uzaklaşmam, bedenim, zihnim ve ruhum hepsi aynı anda yorulmuşken hala kulak asmayışım. İnsanlık dışı tabiri tam olarak bunun için geçerli. Sen insansın yahu. İnsan olmanın acizliği, mükemmel olmayışı, daha doğrusu buna hakkı olması ne kadar güzel bir şey aslında. Ne yaparsan yap, içinden nasıl geliyorsa. Emin ol başkaları da sen bunu yaptığında daha huzurlu. Belki o işe yetişememen onun için de daha iyi.

Tanrı’yı dinle tabi ki bu arada. Nerde dersen aslında sende o da. Onu dinle. En güzel araç bedenini yaratmış, sen illa gözünle gör, elinle tut, kulağınla duy diye. Bedenin sana ne derse bil ki senin için o an en doğrusu, iyisi, faydalısı ne dersen de onu sana söylüyor. Lütfen, sadece bu sefer etrafını bırak ve kendine yaklaş. İzin ver seninle konuşmasına, izin ver seni özgür kılmasına.

Nasıl bir özgürlük tanrı olmamak!

———————————————

Once, when I was so overwhelmed, somebody told me that “Don’t play the God!”.  “Don’t play the God!”

You know sometimes, there are “WOUWW!” moments for you. It was one of those times for me. Although I was not the God (was J), trying to behave like him, trying to catch everything but myself, my body, my mind and my soul, all were lost and tired at the same time but I didn’t hear. This is definetely not humanity. You are a human being.  Weakness of a human being, imperfection, in fact having the right to be imperfect is the best. Do whatever you want, whatever comes. Be sure that people around you will be more peaceful when you are like your own self. Maybe it’s better that you cannot catch that this time.

By the way, listen the God. If you cannot be sure where he is, he is in/with you. Listen to him. He created your body as the best tool for you to hear him, see him, hold him. Whatever your body tells you is the best/most beneficial/most useful, you pick the word, for you. Pleasei just this time, leave what is around you and come closer to yourself. Let the God speak with you, let him to make you free!

Not being the God is freedom!

gelmeseydi – kalmasaydım

Gemiden indi. Turuncu bir etek giymişti. Üstünde de verev çizgili, rengarenk askısız bir penye vardı. Öylesine topladığı saçlarıyla bavulunun yanında bekliyordu. Sahilde yattığım yerden kalktım, ona da doğru yürümeye başladım. Telefonunda hararetli hararetli bir şeyler karıştırıyordu. Amma da suratsızdı. Yaklaştım…

Gemiden indim. Zaten kendimi diğer kasabadan buraya zor atmıştım, şimdi de burada ne yapacağımı bilmiyordum. Böyle kaçacağımı düşünememiştim ve bi rde bu bavula ne gerek vardı bu koşturmacada. Nerede kalabilirdim acaba? Hemen kendimi bir plaja atmalıydım, denize, doğaya bırakmalıydım artık bütün bu yükleri.

Bir şey mi arıyordu, sordum. Gülümsedi. Ne kadar da güzelmiş halbuki, gülünce anladım. Heyecanla anlatmaya başladı, meğer şehirden kaçayım derken gittiği kasaba ona şehrin karmaşasını hiç aratmamış, sabah atmış kendini gemiye, kalkmış gelmiş buraya. Elleri kolları hikayesine katılıyor, gözleriyle etrafı tararken sesi burada olmanın verdiği sevinci taşıyordu. Ne kalacak yeri var, ne bir fikri ne yapacağına dair. Sadece burayı duymuş, doğasını, sükunetini, burda olmak istemiş, gelmiş.

Uzun süredir yalnız yaşıyordum ve ne yalan söyleyeyim mutsuzluğun doruklarında bu yeni geldiğim kasabaya alışmaya çalışıyordum. Komşular vardı, çocuklar, severdim onları, onlar da beni ama eve döndüm mü yalnızdım işte. Kısa süreli de olsa evde bir arkadaş fena olmazdı aslında. Aldım bavulunu, plaja gittik. Hemen çıkardı üstünü başını, attı kendini denize. Ne kadar da rahattı, nerden çıkmıştı böyle durup dururken, neyin nesiydi, ne kadar kalacaktı?

Tam da olmak istediğim andaydım; denizde, güneşte, kumda, boşlukta…

Sordum biraz ailesini, memleketini, işini gücünü.

Sordu biraz ailemi, yok hayır aslında sadece babamı sordu, mesleğini, nereli olduğumu, sonra işimi gücümü. Yoktu işim gücüm, tatildeydim ben, o kadardı. Bizde böyleydi, karşındakini tanımak için önce ailesini sorarsın, sonra memlektini sonra işini. Bunlardır kimlikleri onun, onu tanıman için ilk gereken aslında onun dışındaki gerçekliklerdir.

Yemek yapmayı da biliyordu, şaşırdım. Eve giderken pazara uğradık. Akşam da işyerinden iki arkadaşımın evleneceği bir düğüne katılmam gerekiyordu, gelir miydi acaba? Geldi. Önce eve gittik, yemek hazırladık. Ev biraz dağınıktı ama kusura bakmazdı heralde. Ben rahat bir insandım ya, o da öyle gibiydi, takmazdı böyle şeyleri. Yemekten sonra hazırlanmaya başladık. Siyah, penye bir elbise giymiş, ayağında sandaletleri, saçlarını açınca daha da güzel olmuştu. Gittik düğün yerine, komşularım bana da yer ayırmış, oturduk garip arkadaşımla.

Çok acayip, tanımadığım bir yerde, tanımadığım biriyle, tanımadığımın birilerinin düğünündeydim. Herkes süslü püslü tabi, bir de bana bak, duş bile alamamışım, dağınık saçlarım, üstüm başımla ne kadar da komiktim. Bir taraftan da bunlar bu düğünü daha da eğlenceli kılıyordu benim için. E kalkıp iki dönelim hadi, zaten eğlenmeye gelmedik mi.

O olmasa hayatta da kalkıp oynamazdım heralde. Böyle birinin yanımda ne işi vardı. Nasıl girmişti hayatıma? Hep kalacak mıydı? Kalsaydı…Keşke ona bütün hayatımı anlatabilsem, yazdığım günlüklerimi okutabilsem, bu melankoliyle yaşadığım günlerden çıkarsaydı beni. Yapabilirdi. O kadar çoktu neşesi, enerjisi, hepimize yeterdi.

Kendi odasını verdi bana. Simsiyahtı herşey, hiçbir şeyini kendisi almamış, öyle dedi, hep birileri getirmiş falan. Neden? Çarşafları da değiştirmemişti, orda uyuyacaktım. Kafamın altına elbisemi koydum uyumaya çalıştım. Olmadı. O gece hiç uyuyamadım. Sabah teknede gün boyu uyuyacaktım. Ah evet, ertesi gün tekneyle çıkacaktık, o civarı tanımanın, denizi ve ormanı bir arada görmenin en güzel yoluydu tekneyle gezmek. Zaten hep denizde olsaydım, başka bir şey istemezdim ki. Ama ertesi gün, bir de uyumak istiyordum.

Sabah sabah neydi o asık surat hiç anlam veremedim. Onunla konuşmaya çalıştıkça, neşelendirmeye çalıştıkça daha da uzaklaşıyordu. Dün ne kadar güzeldi halbuki bir mucizeydi benim için ama işte o da herkes gibi beni bırakıp gidecek, sadece kendini düşünen diğerleri gibi.

Kendimi tekneye zor attım, hemen  bir şezlong ve hoop uykuya geçiş. Çok yorgundum. Tekne bir koya yaklaştığında ilk ben atlar en zon ben çıkardım sudan ama şimdi tüm günü uyuyarak geçirebilirdim. Uzun bir süre durmazsak ne güzel olurdu. Öğlene kadar bir-iki yerde durduk ama zorlama ıslanmalardan başka birşey hatırlamıyodum. Yemekte fark ettim, bir sorun mu vardı?

Canım sıkıldı, dün ne güzeldi, herşeyimi paylaşabileceğim biriydi, şimdiyse sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu. Gerçekten uyuyor mu? Uyandı bir ara, biraz sohbet açmaya çalıştım, kardeşleri neler yapıyordu, evli miydi, çocuğu var mıydı? Bir yolculuğa çıkmış hayatında, okuduğu bir kitaptan bahsederken bunu anladım. Sordum yolun neresinde olduğunu, hep başındaymış, her zaman. Nasıl yani? Hiç bir zaman sonuna ulaşamayacak, yazık.

Okuduğu kitaptan bir yeri gösterdi, okumam için. İlişkileri anlamlandırmak, detaylara önem vermek gibi birşeyler vardı yazıda. Farkındaydım bana birşeyler demeye çalıştığının. Ama ben onun hayatına daha dün girmiş ve hatta yarın çıkacak biriydim. Onun evinde kalıyordum sadece ama ne misafiri, ne arkadaşıydım. Olduğundan fazla anlam yüklememeliydi bana. Zaten çok uykum vardı. Yine geldik aile sorularına. Birbirimizle ilgili sormak ya da konuşmak bu kadar zorken başkaları hakkında ne kadar rahat sorabilen, konuşabilen bir toplumdu bizimkisi. Belki kardeşlerim kendileri hakkında başkasına bir şeyler söylememi istemiyordu. Bu sorular beni her zaman rahatsız etmişti. Onların hayatına izinsiz giriyormuşum gibi, benim olmayan bir alanı anlatıyormuşum gibi. Dinleyen için bu kadar rahat olmasını da hiç anlayamamıştım.

Madem sürekli kendi kendine olacaktı neden benimleydi? Gelmeseydi.

Burası ne kadar da güzel bir yerdi. Domuz Çukuru’ymuş adı. İnsanın domuz olası geliyordu. Denizin hemen bitişinde başlayan orman, yeşil ve mavi içiçe, sessiz, sakin. Yol bile yoktu, sadece denizden ulaşabileceğin bir yerdi. Orda kalabilseydim keşke, kendi kendimle.

İndik tekneden. Kahve içmek istediğini söyledi. Oturduk, başladı yine kendi kendine takılmaya. Düşünmeye başladım. Beni mutlu eden şeyler vardı aslında hayatımda. Ağlarken beni görünce gülmeye başlayan çocuklar, bahçeme çiçek eken teyzem, ihtiyacım olduğunda beni bir yerden alıp bir yere götürebilcen arkadaşım, verandada otururken halimi hatrımı soran komşularım. Onlar da olmasa ne yapardım burada, bu hiç bilmediğim kasabada. Ona teşekkür ettim.

Teşekkür etti. Çünkü ben kendi odağımla yaşarken o hayatında kalıcı olan kişileri hatırlamıştı ve onlar onun için anlamlıydı. Peki onlar da gidince ne yapacaktı? Kendiyle kalabilir miydi, buna cesareti var mıydı? Öyle de mutlu olabilir miydi? Ya da herşey kalmak zorunda mıydı? Belki bazılarımız bazılarımız için sadece o anda orada olmalıydık, öncesi sonrası olmadan, kalmadan, sadece geçip gitmeliydik…

kaçan kovalanır bebeğim ;)

Hayatında kaçtığın ne varsa bil ki hep yanında, hemen ardında olacak. Nefesini ensende hissedeceksin. Daha hızlı kaçmak istedikçe sen, karşına çıkan herşey de onu hatırlatacak sana, ona götürecek seni.

“e n’apıcaz?”ın cevabı ise “kabul et” olacak. Onun varlığını, neyse o, kabul et. Kabul et ki uyum için de ol hayatınla, kendinle. O zaman nasıl özgürleştiğine sen bile inanamayacaksın.

Hatırla, kaçan kovalanır bebeğim ;)

—————-

Whatever you are trying to escape and ignore is always watching you, it is always just behind you. You feel its coldness on your nape. When you want to escape faster, you see that everything is about it on the road.

The answer for “So, what are we gonna do?” question is “Accept it!”. Accept its being, accept that what it is. Accept and be in harmony with your life, yourself. you cannot believe how you will be free then.

Remember that when you run, he chases you babe ;)