doğumgünü

Bir bebek doğunca ne kadar seviniriz. İster kendi bebeğimiz olsun, ister kardeşimizin, komşumuzun, isterse de bir filmde birilerinin. Artık o bebek neyse bizim için koşulsuz bir mutluluktur var oluşu. Belki yeni bir hayat, yeni bir başlangıç, bir umut içten içe istediğimiz.

Belki de kendimize bir dönüp bakmak.

Biz de birer bebek olarak gelmedik mi dünyaya? Aynı yeni başlangıçlar için, yeni umutlarla. Yaşamak ne kadar güzel ki hayata birisi geldiğinde bunca sevinç yaşıyoruz. O zaman bizim var oluşumuz da ne kadar değerli aslında. Bilinçli olarak hatırlamasak da doğduğumuzu hatırlamak, hayal etmek, onun hikayesini, masalını dinlemek ya da belki de uydurmak. Özgürüz, nasıl istersek. Özgürüz her zaman o bebeğe dönüp yeniden başlamak için.

Biz de bebektik, ne kadar sevindik dünyaya geldiğimize. O halde, ne kadar değerli var oluşumuz…

sanki külden yapılmış gibi…

Sanki cildi günden güne daha da kuruyordu. Sanki dökülüyordu, parça parça, soğuk ve beyaz. Altındaki de ondan daha canlı değildi. Daha da mı beyazdı hatta? Çürümek hep karanlık ve kanlıdır ya onunki öyle değildi. Evet çürüyordu an be an, canı çok acıyordu ama çok yumuşaktı. Sanki duvardaki boyanın dökülmesi gibiydi incecik, pul pul. Bu parçalar ondan sadece bedenini değil hislerini de götürüyordu. Her birinde daha yoğundu hissettikleri ama daha çabuk geçiyordu acısı. Bunlar o yolda giderken feda etmesi gerektikleriydi. Öyle olduğunu umut ediyordu. Çünkü birşeyler bitmezse başkaları başlamaz, birşeyler yok olmazsa yeni bir şeyler dönüşüp var olamazdı.